26 Şubat 2010 Cuma

kein Deutsche :(

Geldiğimden beri, bu yıl Berlin'de Almanca öğrenebilmek birincil hedeflerimden biri elbette, ama çok da ilerlediğim söylenemez. Tabelalar, altyazılar ve kitap isimleri konusunda aşama kaydettim ama yine de birisi karşıma geçip Almanca konuşmaya başlayınca hemen korkaklaşıyorum ve kaşlarımı indire indire kein Deutsche demek zorunda kalıyorum..
Son iki seferdir çok sevimli insanlarla konuşamadığım için kendime sinir oldum. İlkinde ufak bir kız şeker şeker bir şeyler söyledi. Ben anlamıyorum deyince, birden İngilizcesini hatırlayıp, bileğini gösterdi, "time!" dedi :) Saat kaç ne demek biliyor olmalıyım aslında ama sanırım ufaklık bana eve geç kaldığını filan anlatıyordu..
Bugün de markette hostes üniformalı genç bir kadın yanıma gelip hoş bir yüz ifadesiyle bir şeyler anlatmaya başladı. Bende yine aynı replik.. Meğerse parfümünüz çok güzel diyormuş! (Aslında havaalanından alabilirmiş tabii ama her parfüm de her tene uymazmış, vs. vs..)
Yani, bir anlamda lakonik Berlin halkı karşımda dile geliyor! Ama şimdilik diyalog nanay! :)

24 Şubat 2010 Çarşamba

Asbestos

Acayip şey. Geçen hafta Alice'ten dinlerken her şey kurgu gibi gelmişti ama gerçekmiş. Koskoca Berlin Devlet Kütüphanesi'ndeki (Stabi) koskoca modern sosyal bilim kitapları bölümünde asbestos bulunduğu için, buradaki eserler - ki iki milyon adetmiş! - kullanıcılara kapatılmış durumda. Hem de sene sonuna kadar!
Bu kütüphanede insan aradığı her şeyi buluyor diye sevinip böbürlenirken böyle bir şeyin olması gerçekten ya şom ağızlılık ya düz tabanlık - sanırım ben daha çok ikinciden muzdaribim..
Yine de muzip hayal gücüm Gülün Adı'nı düşünmeden edemiyor: Yoksa birileri hâkikate ulaşmamızı engellemek için kitapları zehirledi mi? :)

23 Şubat 2010 Salı

Yağmur

Ne zamandır durmadan kar muhabbeti çevirmekten farkına varamamışım ama Berlin'de neredeyse hiç yağmur yağmadı ve yağmıyor. Bir iki gündür biraz güneş çıkınca karların erimesi hafif bir "yağmur çiseliyor" hissi yarattı ama neticede şehre damla düşmedi..
Yağmur deyince insanın aklına şemsiye, çamur, trafik filan gibi tatsız şeyler de gelebilir elbette. Ama ben şöyle mülayim, rüzgârsız bir havada yağan sakin bir yağmuru hafiften özlediğimi hissettim. Bari İstanbul'daki günlerimde ferah bahar yağmurları yağsa da Moda'da keyifli keyifli teyyarelik yapsam.. :)

21 Şubat 2010 Pazar

Pazar

Haftasonları, özellike de Pazar günleri çok acayip hissediyorum. Odamda yalnız yalnız çalışırken, her zamanki gibi ara ara procrastination bağlamında mail'lerime bakıyorum ve genellikle pek bir şey gelmemiş oluyor. Böyle zamanlarda tanıdığım herkes şu anda beni unutmuş, sakince hayatına devam ediyor, ve ben tamamen yalnızım gibi geliyor.
Tam öyle değil elbette, biliyorum. Ama yine de eş dost Pazar gününün huzurlu ve güzel taraflarını başkalarıyla paylaşırken, kendi yalnızlığım içime hafiften darallar getiriyor. Keşke diyorum, ben de tembel kahvaltıların parçası olsaydım, boş boş evde dolansaydım, televizyon izleyip laflasaydım..
Neyse ki Almanlar kaffee und kuchen diye bir şey icad etmiş de hep bir öğleden sonra daveti bulunuyor. Hele de Maike gibi devrimci arkadaşlar kahveyi şaraba, keki kısıra çevirebiliyorsa ne ala! :)

20 Şubat 2010 Cumartesi

Bahar Kokusu

Başakcım "İstanbul bahar kokuyor," deyince pek içim gitmişti; pek kederlenmiştim buradaki bulutlara, yerden kalkmayan kar tabakasına - gerçi iki haftadır büyük tesellim Berlinale... Ama meğerse -- ve neyse ki -- buraya doğru da yola çıkmış der Frühling!
Dün gece gayet ılıman bir hava vardı ve bol bol yağmur yağdı. Sabah bir uyandık ki hava günlük güneşlik, herkesin yüzü gülüyor, double eye'ın önü dopdolu!
Soğuk özlemi ve cici paltolarına sarılma arzusuyla Berlin'e gelecek olan tuulia biraz üzülecek bu işe ama sanırım Berlin kıştan çıkmak üzere! :)

19 Şubat 2010 Cuma

Roter Teppich

Kimilerinin iyimser tahminlerinin aksine, kırmızı halıda yürürken yanımda Birol yoktu :P
Çok şaştım bu işe ama meğerse Berlinale Palast'ta gösterilen filmlere biletiniz varsa, seyirci kimliğinizle de halıda arz-ı endam etmek mümkünmüş. Sağlı sollu gazeteci ve hayran kitlesinin ortasından bir ünsüz olarak geçmek de fena bi his değil, sanki tanınmamanın özgürlüğünün kıymetini biliyor insan..
O açıdan izlemek daha keyifli diyebilirim. Mesela, yarışmadaki Bosna filmi Na putu'nun başrolündeki Zrinka Cvitešić acayip havalıydı, halının güzeli seçebilirim kendisini.

18 Şubat 2010 Perşembe

Antisemitizm?

Dün başıma epey trajikomik bir şey geldi. Rıfat Bali’nin Türkiye’de antisemitizm hakkındaki konuşmasını dinlemek üzere Zentrum für Antisemitismusforschung’a (Antisemitizm Araştırmaları Merkezi) gitmek için adrese, nasıl gideceğime filan bvg’den bakıp evden çıktım.
Merkezin olduğu meydana gelince biraz afalladım, sıra sıra gökdelenvari binalar vardı ve hiçbiri de benim aradığım yer gibi görünmüyordu. Adreste kapı numarası 7 olduğu için her şeye rağmen o binada şansımı denemeye karar verdim. Kapıya gelince koskocaman Deutsche Telekom yazısını görünce, bari birine sorayım dedim. Sorduğum ilk kişi gayet kendinden emin bir şekilde merkezin otobüsle bir durak ötede, hemen durağın arkasında olduğunu söyledi. Sözünü dinleyip M45’e bindim ve bir sonraki durakta inince gözlerime inanamadım. Karşımdaki binada dev harflerle şu yazıyordu: Scientology Kirche!
Anlam veremiyorum, antisemitizm deyince Scientology gibi acayip bir şey nasıl gelir insanların aklına?

17 Şubat 2010 Çarşamba

Berlinale 2

Şimdiye kadar başta koyduğum hedefi tutturdum sayılır. Cuma'dan beri her gün bir film izledim, yani toplamda beş. İlk dördü yarışma (Wettbewerb) filmiydi ve hepsi de belli bir standardın üstünde güzel filmlerdi.
Romen yönetmen Florin Şerban'ın bir ıslahevinde geçen filmi If I Want To Whistle, I Whistle ve Allen Ginsberg'in yazın serüveniyle ilgili biyografik film Howl oldukça güzeldi. Beni bile upuzun şiiri okumaya sevk ettiğine göre cidden başarılı olduğunu itiraf etmem lazım. Sevimli olmakla birlikte Greenberg biraz fazla Woody Allen taklidi gibiydi, yeni bir şey söylemiyordu sanki.. Müzikleri ve görselliği gerçekten epey etkileci olan The Man who sold the World hikâye anlatımı açısından biraz zorlayıcıydı. Sonunu zor getirdim gibi..
En çok Thomas Vinterberg'in filmi Submarino'yu beğendim. Epey arıza hayatlarla ilgiliydi ama ajitasyon yapmadan derdini anlatmayı becermişti. Başroldeki Jakob Cedergren adlı şahane gence de dikkatleri çekmek isterim! :)

16 Şubat 2010 Salı

Einmal ist keinmal!

Birçok şey gibi Kundera'dan öğrendiğim ve bayıldığım "bir, hiçtir", "bir yetmez" anlamına gelen bu Almanca ifadeyi böyle süfli bir bağlamda kullanacağım hiç aklıma gelmezdi. Ama bu sabah itibariyle biraz büyüyen bir daral hissiyatına kapıldığım için değinmeden geçemeyeceğim.
Normal şartlarda burası iki kişilik bir ev, yani sadece Susanne ve ben yaşıyoruz. Bazen Dresden'deki evine gitmeye üşenen Wolfgang haftada iki üç gece bizde kalıyor, bir de Cumartesi sabahı beraberce yogaya gidelim diye Cuma akşamından gelmesine alıştığımız matrak Maike var. Velhasıl birbirimize kalabalık etmeden üç olmayı da becerebiliyoruz.
Fakat iki haftadır işler biraz karıştı, zira Susanne'ın oğlu geçici bir süreliğine bize taşındı. Son derece sempatik bir çocuk, kabul ama insan tuvaleti bu kadar sevmez ki! Geçen hafta bir gün herhalde bir saat filan beklemek zorunda kaldım ve, Sibel şahit, çatlamak üzereydim. Bu sabah da Susanne'la kendimizi tuvalet kapısında birikmiş saçma bir kuyruğun parçası bulduk... Kararımız kesin, bir yetmiyor, zweimal tuvalet şart!

15 Şubat 2010 Pazartesi

Angels in Berlin

Geçen hafta kardeş ve Ozan'la çok acayip bir an yaşadık. Tam threshhold of revelation dedirtecek cinsten! Jüdisches Museum'u ararken ve hafiften donarken bir kafeye girdik; laf dizilere ve Angels in America'nın ne kadar muhteşem olduğuna geldi. Louis, valium, Marlboro Man derken enikonu muhabbet çevirdik ve sanırım hepimiz ilk fırsatta diziyi yeniden izlemeyi aklından geçirdi.
Sonra çıkıp müzeye gittik -- ki müze değil, üzerine münhasıran yazılması icap eden bir mucize! Kosher hakkındaki geçici sergiyi görmeye gerek var mı diye biraz kararsızlık yaşadıktan sonra neticede bir bakalım dedik. "Et" hakkındaki odada uzun müddet "bir sığırın nereleri yenir" temalı çizime baktıktan sonra Sibel aniden kafasını kaldırdı ve "melek..." deyiverdi.
Tam karşımızda dizide Joe'nun çocukluğunda müthiş etkilendiğini anlattığı "Jacob Wrestling with the Angel" hikâyesinin dizide görünen tablosu vardı! Ta kendisi! Bu şimdi mucize değilse, nedir?!
Los Angeles değil belki ama çoktan fark etmiştim bu şehrin angélique bir tarafı olduğunu!

14 Şubat 2010 Pazar

14 Şubat

Berlin'i bir kere daha takdir ettim. İstanbul'a kıyasla şehirde hiç bir hazırlık yok desem yeridir. Takvime bakmasam tamamen unutmuştum sevgililergünübayramı olduğunu -- ne mutlu!
Kırmızılar, gonca güller, çikolata, çiçek, "Valentines..." diye giden yazılar, kartlar son derece silik burada -- gerçi siniklik yapıp, "well, this is a pale city anyways!" diyebilirim, ama bu bağlamda son derece mutlu olduğum için fazla uzatmıyorum..


13 Şubat 2010 Cumartesi

Heiße Zitrone

Soğuk memleketin sıcak içecekleri meşhur tabii. Alkollü alkolsüz çeşit çeşit insanın içini ısıtacak seçenek var. Biraz sağlık, vitamin filan dereseniz "sıcak limon" içmenizi öneriyorlar.
Dün Lucas elinde bir file limonla eve gelip mutfağın altını üstünü getirince öğrendim. Meğerse limon sıkacağı arıyormuş, zira acilen vitamin alması lazımmış (!) Biraz şaşkın bakınca ev usulü grip ilacının nasıl yapıldığını anlattı -- bu kadar basit bir şey yapmak kategorisine girerse tabii.
Üç limonu sıkıyorsunuz, üstüne sıcak su döküyorsunuz (60° gibi) -- su kesinlikle kaynar olmayacak ki limonun içindeki vitaminler ölmesin. Sonra da keyfinize göre bal ya da şekerle tatlandırmak mümkün.
Kaynar kaynar olmayan sıcak içeceklerden hiç haz etmediğim için pek bana göre değil, ama paşa çayı sevenler afiyetle içebilir. (Chéf Deniz'e selam! :)

12 Şubat 2010 Cuma

Yeni Rakı

Kaçtır ofiste, ZMO'nun buzdolabında karşıma kahverengi etiketli bir Yeni Rakı çıkıp duruyor. Kim getirmiş, ne zaman içilmiş, olay neymiş çözemedim. Ama inanılmaz bir şekilde gurbet hissi yaratıyor bende.
Berlin'de mesele değil tabii, rakı da bol meze de. Ama rakı sofrası ya da meyhane tamamen muhabbet merkezli bir şey. Masanın hem üstünü donatmalı hem de etrafında dostlar olmalı -- icabında bir de yeter! Sonra da kur masayı Madam Despina...
Öz-Gıda'dan patlıcan salatası alıp Susanne'ı mı zehirlesem acaba? :)

11 Şubat 2010 Perşembe

Yazmak, yaşamak..

Kardeş'le keyifli bir mutfak muhabbetimizde (evet yaa, Berlin'deki mutfağımda Sibel, yaşasın!), sen de bu aralar pek yazmıyorsun, blog'dan sıkıldın mı filan dedi. Halbuki alakası yok, hep yazasım geliyor, hep aklımdan bir şeyler geçiyor ama yazmanın dinamiği de ayrı.
İnsan Paris kafelerinde sürterken, Berlin'i üç kafadar arşınlarken, en sevdiği kardeşine kavuşmuşken, yazmak için ihtiyaç duyduğu sükûneti, dinginliği, belki en çok da ıssızlığı, bezginliği bünyesinde hissedemiyor.
Neticede bu aralar çok yaşadım, o yüzden yazamadım diye düşündüm. Aslında iki halimi de seviyorum (zaten yazmayan halim de pek suskun sayılmaz :), no worries..

10 Şubat 2010 Çarşamba

Berlinale 1

Çok sık sinema yazısı yazdığımın farkındayım ama bunu yazmasam olmaz. Geçen hafta kardeşin uçağını beklerken heyecandan bir şey yapamaz haldeyken, bari bir film izleyeyim diye düşünüp Potsdamer Platz'a gittiğimde dizi dizi festival afişlerini görünce bir anda ani bir şaşkınlık ve mutluluk hissettim. Evet, bu hafta berlinale başlıyor ve ben Berlin'de yaşıyorum, quelle chance!
İstanbul'dayken yaptığım gibi programı hatmetme, ayrıntılı planlar yapma, biletler satışa çıkar çıkmaz kuyruğa girip bütün istediğim filmlere bilet alma şansım olmadı. Ama her gün bir film izlemeyi kafama koydum. Artık şansıma ne denk düşerse. Zaten bu filmlerin hepsi güzeldir yaaa! :)

3 Şubat 2010 Çarşamba

Küçük şeyler

Güneşli ve ılıman denilebilecek bir hafta geçirdiğim ece şehir Paris'ten Berlin'e güle oynaya döndüm desem yalan. Son gün kendi kendime epey mızmızlandım keşke daha çok kalabilseydim diye. Çünkü şehir güneşliydi, kaldığım ev Canal St. Martin'in dibinde, takılmayı çok sevdiğim Chez Prune'e 5 dk. mesafedeydi, falan filan..
Ama döner dönmez yine bir sürü ufak şeye seviniverdim. Mesela Almanca dersindeyken kar başlayınca, yogadan eve dönerken ışıklarda beklerken güneş gözümü alınca, günlerce ufak bir kanepede kıvrıldıktan sonra yatağıma kavuşunca, buraya geldim geleli pek alıştığım keçi peynirini şaraba meze yapınca, birden, çok kolayca mutlu oldum.
Ve evet, düşünüyorum da kolay karşılamak lazım her şeyi. Mesele bu. Coen'ler yine haklı: "Receive with simplicity eveything that happens to you."

2 Şubat 2010 Salı

Up in the Air

Berlin'de sevmediğim şeylerden biri çoğu filmin dublajlı olması. O yüzden Paris'teyken hem bayıldığım mk2'nün quai de seine & quai de loire salonlarında zaman geçirmek hem de iyi bir-iki film izlemek güzel oldu.
Gerçi uzun ve yorucu bir gecenin sabahında kolay bir filmdir diye tercih ettiğim Up in the Air'den umduğumdan çok daha fazla soruyla çıktım ama olsun varsın, zaten "sinemadan çıkmış insan" olmak da bunu gerektirir azıcık. Üstat yazmış: "Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umuluyor."
Pek büyük bir iş yapma iddiam yok ama, zaten hep sorguladığım şeyi yine kafamda evirir çevirir oldum: ne kadar yerçekimi ne kadar uçuş istiyorum; kök salmak mı havalanmak mı; yeryüzü mü gökyüzü mü? Cevabım yok, ama sorular güzel...