16 Ekim 2009 Cuma

Vintage

Avrupa'ya dair en sevdiğim şeylerden biri ikinci el kıyafet dükkanları. Zamanında Paris'te ilk olarak Sibel'le bunların kapısını bayağı aşındırmıştık. Sonra ben oradaki günlerimin geri kalanında da ara ara gider olmuştum.
Bir sürü ıvır zıvırın arasında karıştırmayı en sevdiğim şeyler hep gömlekler ve çantalardı. Hatta o çantalardan biri yüzünden bu yaz komik bir mahcubiyet yaşadım. Tünel'le yukarı çıkarken bir kız utangaç utangaç yanıma yaklaşıp," afedersiniz çantanızı nereden aldınız" deyince, 70'lerin özenti sosyetesi gibi "Paris'ten" demek zorunda kalışım cidden fenaydı...
Ama yine de engel olamıyorum işte. Sanki en afili çantalar bu vintage dükkanlarda oluyor düşüncesiyle bugün de mahallemdeki birçoğundan (şanslıyım!) birine gittim. Veee, Berlin'de ilk alışverişimi yaptım. Üstelik çantadan bile daha çok sevdiğim bir şey aldım: Ayakkabı! Neye benzediklerini anlatması zor ama iki yıldır filan aradığım çizmeleri buldum diyebilirim. Çok çok çok güzeller, üstelik de dev ucuza!

15 Ekim 2009 Perşembe

Kış

Bu hafta karşılaştığım herkes aynı tespiti yapıyor: Kış geldi! (İki hafta önce şehre yeni geldiğimde de "tüh, iyi havaları kaçırdın, yaz bitti" diyorlardı...). Gerçekten de dün gördüğüm kadarıyla dışarısı 1 derece ve elbette her yerde kaloriferler harıl harıl yanmakta, paltolar en üst düğmesine kadar iliklenmekte, atkılar sıkı sıkı bağlanmakta, eldivenler takılmakta. Eski memlekette insanların yarım kollularla dolaşıp güneş gördüklerini düşündükçe üstümdeki kazaklar paltolar birden fazla geliyor ama yapacak bir şey yok, gün döndü, devran değişti...
İşin garip tarafı, yıllardır burada yaşayan insanlar durmadan şikayet ederken ben pek oralı değilim. Hatta tanıyan tanımayan insanların yadırgayan bakışlarına maruz kalmak pahasına paltomu giymeye gerek görmeden kapının önünde sigara bile içiyorum.
Tabii, daha en soğuk havalarda küçük eteklerle dolaştığımı görmediler. Daha çok şaşırırlar...

11 Ekim 2009 Pazar

Ola Señorita!


Bir arşiv bağımlısı olarak Sultanahmet civarında çok zaman geçirdiğim için esnafın hello, ola, buongiorno, bonjour gibi girizgâhlarla lafa girme çabalarına alışkınım. Günlerce aylarca şu adamlar artık beni tanısın ve her gün buradan geçtiğimi anlasın da şu turist yaftasından kurtulayım istemişimdir.
Burada durum biraz farklı. Özellikle oturduğum semt itibarıyla etrafta herkes Türkçe konuşuyor ve ben bu insanlarla kaynaşsam mı yoksa onlardan uzak mı dursam kestiremiyorum. 'Onlar' benim ağzımdan çıkan bir laf duymadıkları için ilk birkaç gün acaba anladığımı anlıyorlar mı gibi bir kararsızlık yaşadım. Merhaba desem mi demesem mi? Gülümsesem mi, çaktırmasam mı? Çünkü bir yandan aynı dili konuşuyoruz, bir yandan da anlaşmamız çok kolay görünmüyor.
Sonra baktım, esnaf burada da aynı esnaf, ve ben yine olmuşum señorita! Şimdilik yalan da olmayan bu Endülüs kimliğime sığınmayı seçiyorum, bakalım sonraki günler ne gösterir...

10 Ekim 2009 Cumartesi

Würgeengel

Dün ilk Kreuzberg gecemi idrak ettim (gündüzleyin haliyle bambaşka bi yerdi). Bir arkadaşın doğum günü için gittiğimiz yerin adı 62 yapımı bi Buñuel filminden geliyormuş (El Ángel Exterminador).
Bu komik bir tesadüf oldu; aslında birkaç tesadüf.
Dün bir arkadaşın bu bloga ismini veren filmden övgüyle söz ettiğini görünce ona Berlin'den selam çakayım istedim. O da yine filmden hareketle, "gökyüzünün altındaysan dikkat et her an kulaklarına melekler fısıldayabilir," demiş.
Güldüm, sonra bir an düşündüm. İşin garip tarafı burada yeniden Yeni Hayat'ı okuyorum ve tabii ki Melek hep aklımda. Gerçi "mahvedici" filan olmasını istemiyorum ama işte barda da karşıma çıktı!
Evet evet, bu şehrin hakikaten angélique bi tarafı var!

8 Ekim 2009 Perşembe

Nikolassee

Haftanın en azından iki üç günü gitmem gereken ve ofisimin de olduğu enstitü şehrin epey güneyinde, Nikolassee diye bir yerde. Topu topu evime on beş yirmi dakika uzaklıkta olsa da aslında şehrin oldukça dışında ve ormanın ortasında kalan bir yer.
İlk gittiğim gün kendimi çok dışarıda, bambaşka bir yerde gibi hissettim. Biraz da hayıflandım bu kadar banliyö bir lokasyonda olduğu için. Ama bu akşam üzeri altı gibi trene doğru yürürken, oldukça yağmurlu bir günün ardından açan güneşin altında parlayan kızıllaşmış yapraklar, insanın dört bir yanını saran ormanın kokusu ve o adalara mahsus sessizliğin ortasında acayip huzurlu hissettim.
Sonra sabah elma aldığım istasyondaki manav amca beni tanıyıp da iyi akşamlar deyince iyiden iyiye mutlu oldum. Galiba burada güzel güzel çalışıcam ben! :)
[Resimdeki bizim enstitünün villası.]

7 Ekim 2009 Çarşamba

Karşı pencere


Bu tabir büyük ihtimalle herkesin aklına meşhur Hitchcock filmini getirir. Hani şu kırık bacağı yüzünden tekerlekli iskemleye mahkûm, kafasını komşularını izlemekle bozmuş adamın hikâyesi.
O kadar obsesif bir durumda olduğum düşünülmesin (zaten çalışma masam ve dolayısıyla sandalyem sırtını cama veriyor bi kere) ama bu yeni odamda benzer bir duyguya kapıldım.
Karşıdaki apartmanla benimki arasından çok dar olmayan bir sokak geçiyor ama sonuç itibariyle oldukça yakınız. Ama esas mesele yakınlık değil, insanların bizim alışkın olduğumuz kadar perde düşkünü olmayışı. Benimki dahil gözümün gördüğü birçok oda gecenin geç saatlerine kadar, hatta belki uyku vaktine değin izlenmeye müsait bir biçimde perdesiz ve aydınlık oluyor.
Dün gece dirseklerimi camın kenarına koyup keyifli keyifli sigaramı ve şarabımı içerken baktım: Karşımdaki evlerden birinde iki kız dışarı çıkmaya hazırlanırken dans edip gülüşüyordu; bilgisayar başında bir çocuk aniden gömleğini çıkarıp üstü çıplak kaldı ve bir yandan parfüm sürünürken bir yandan gardrobundan başka bir gömlek çıkarıp giyinmeye koyuldu; alt kattaki kızın kırmızımsı odasının açık camından yüksek volümlü bir müzik yükseliyordu ve o da benim gibi sigara içiyordu...
Komşularımı sevdim!

6 Ekim 2009 Salı

Überpünktlich



Almanya'da doğmuş büyümüş bir arkadaşla zamanında dakiklik üzerine konuşmuştuk. Demişti ki Almanya'da bir dakik (pünktlich) insanlar vardır, bunlar her zaman her yere zamanında giderler; bir de randevularından on beş dakika önce hazır bulunanlar vardır ki bunlara überpünktlich deriz.
Şimdilik hissiyatım ikincinin epey geçerli olduğu. Ekim'deki yolculuğun biletinin Temmuz'dan alınması, banka hesabının iki ay önceden açılıp maaş işlerinin ayarlanması, ofisimin kapıdaki isme kadar hazır edilip anahtarların ilk anda elime tutuşturulması, vs. vs.
Bu insanlar gerçekten de her şeyi önceden rayına oturtmayı, karşı tarafı bekletmemeyi iyi biliyorlar galiba... Yanlış anlaşılmasın hiçbir şikayetim yok, sadece inanamıyorum, too good to be true!